İstanbul İçin Odaklanma Vakti
Kültür Yeni Çağın Petrolüdür.
İletişim ve ulaşım araçları olan televizyon, radyo, telefon, bilgisayar, internet, uçak ve otomobil yeni bir dünya yarattı. Son 10 yılda dünyada ekonomik ve sosyal alanda devrimler gerçekleşti. Bilgi her yerden ulaşılabilir, insanlar her yere ulaşabilir hale geldi. Bir taraftan krizler gündemde iken, diğer taraftan dünyanın mal varlığı, nesilden nesle, kümülatif olarak artmaya devam etti. Dijital dünyada her şeyin hızlı ifşası, yenilik ve farklılık arama ihtiyacını güçlendirdi.
Önce Amerika’ nın gücünü keşfettiği kitle iletişimi ve sonucunda dünyaya sattığı kültürü zamanla herkes keşfetti. Temel motivasyon sadece kültürle harmanlanmış, kültürün sonucu ortaya çıkan ürünler olan hamburgerler, Bollywoodlar, Swatchlar, İkealar vs. satın almak değil, ayrıca artan gelirleriyle sınırlı ömürlerde tüm dünyayı (hatta uzayı) keşfetmek oldu. Farklı yerleri görüp, farklı insanlarla zaman geçirmek ve kültürün ihracatı böylelikle ivme kazandı.
Hikaye ve bu hikayeyi gün ışığına çıkaran tarih ve kültür işlendiği zaman eşsiz şeyler olabiliyordu. Bu gayretle bütün dünya ülkeleri “neyimiz vardı bir bakalım” dediler ve bir çöl ve dağın oluşturduğu Afrika ülkesi olan Namibya* dahil dünyadan birçok ülke bu kültür satışından pay almak için harekete geçti.
*Namibya’ nın ilan çalışmaları

İstanbul
İstanbul çağlar boyunca farklı uygarlık ve kültürlere ev sahipliği yaptı, yüzyıllar boyu çeşitli din, dil ve ırktan insanların bir arada yaşadığı kozmopolit ve metropolit yapısını korudu ve tarihsel süreçte eşsiz bir mozaik halini aldı. “Kültür”, bin yıllar boyunca toprağın altında oluşan ve biriken “petrol” gibi toprağın üzerinde irikti, dile, mekâna, dine ve geleneğe dönüştü.
İstanbul uzun zaman dilimleri boyunca birçok alanda merkez olmayı başaran dünyadaki ender yerleşim yerlerinden biridir. Napolyon’ un bir zamanlar dediği gibi “Dünya tek bir devlet olsa, başkent İstanbul olurdu”
Dünyanın en eski şehirlerinden biri olan İstanbul’un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmıştır. 330 – 395 yılları arasında Roma İmparatorluğu, 395 – 1204 ile 1261 – 1453 yılları arasında Doğu Roma İmparatorluğu, 1204 – 1261 arasında Latin İmparatorluğu ve son olarak 1453 – 1922 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmıştır.
Böylesine eşsiz ve görkemli bir geçmişe sahip İstanbul’ un cumhuriyet döneminden sonra yaşadığı olumsuz değişim ise sanayinin İstanbul’ da kurulmasıyla başlar. Şehrin o dönem “kenarı” dediğimiz yerleri bu hızlı büyüme döneminde içeride kaldı, şehrin en güzel bu yerlerinde atölyeler kuruldu, fabrikalar açıldı. O zamanın aklı ile yapılan iş doğruydu çünkü sanayinin katma değeri yüksekti ve şehrin ve ekonominin bu şekilde gelişeceğini kimse –normal olarak- öngörememişti. Hal böyle olunca taşı toprağı altın oldu, kartopu gibi gelişen şehir, köylerden ve diğer kentlerden aldığı göç ile GDO’ lu bir meyve gibi hızlı ve sağlıksız büyüdü.
Bu sağlıksız gelişim birçok alanda tahribat yarattı. Şehir sanayinin yanında finansın, sporun, sağlığın, basının, sanatın ve sayamadığımız başka birçok şeyin merkezi haline geldi. Çeşitlilik olarak adlandırılamayacak bir karmaşa ve keşmekeşlik hakim oldu. Bu trafikte olduğu kadar, sosyal olarak da, iktisadi olarak da sıkışmaya sebep oldu. Bütün bu karmaşanın nedeni olan İstanbul sanayisi acaba etrafındaki diğer bütün sektörlere ve iş alanlarına zarar veriyor olabilir mi? Yoksa İstanbul için farklı şeyler mi söylemek gerekiyor?
Dünyada Turizm Yükselişte:
1990 yılından bu güne turizm aralıksız bir büyüme gerçekleştirdi. 2000 yılında yayınlanan rapora göre, dünyadaki gayrisafi yurt içi hasılanın %11.7’ si doğrudan veya dolaylı turizm vasıtasıyla üretildi.(1)
2004 yılında yayınlanan bir başka bilimsel yayında ise, turizmin petrol, otomotiv, elektronik eşya gibi sektörlerinin önünde, 200 milyon iş ile, istihdam yaratmada 1. sırada olduğu görülüyor(2)
(1) Travel and Tourism Council (2003)‘Corporate social leadership in travel and tourism’
(2) Baines, A. (1998) ‘Technology and tourism’, Work Study, Vol. 47, No. 5, pp. 160–163.
Cari açığı kapatma konusunda da turizm şüphesiz bir çok sektöre göre avantajlıdır. Zira turizmde neredeyse tamamıyla yerli emek ve sermaye kullanılıyor. Bu anlamda turizmden kazanan bütün kişiler doğrudan yerli girdilerle ihracat yapıyor diye düşünebiliriz. Diğer bir husus ise gelirin dağılımı. Turist hareket halinde olduğundan ve yaşamın içine girdiğinden turizm, doğrudan şehrin ticarethanelerine iyi dağılmış bir gelir bırakmaktadır.

Türkiye İçin En Büyük Sosyal Sorumluluk: İstihdam Yaratmak
Türkiye için şu anda en büyük sosyal sorumluluk “istihdam yaratmaktır”. Tarihi yarımada, ne memleket ne kendi adına neredeyse hiçbir katma değer üretmeyen ticarethanelerle dolmuş durumdadır. Eski atölyelerinin, plastikçilerinin, kırtasiyelerin, Doğubank, Laleli esnafının bu alandan tasfiye edilmesi (veya onlarında turizm işletmeciliğine evrilmesi) ile yapılacak bir turizm projesi ve bunun iletişiminin yapılması Türkiye’ yi bambaşka yerlere taşır. Aslında şöyle bakmak daha ikna edici olabilir. Sanayiyi, başka bir şehre kaydırabiliriz ancak kültürü taşımamız (şu an için) mümkün görünmemektedir.
Tarihi Yarımada: Dünyanın ilk Turizm Yarımadası
Tarihi yarımadayı iş hayatına ve iş trafiğine kapattık, yerine kültürün solunacağı, yerli-yabancı turistin halka karışacağı, güvenliği tam, rahatça gezilecek, alışveriş edilecek, eğlenilecek tam bir “turizm yarımadası” yarattık. Bunun iletişimini tüm dünyaya ile yaptık ve 5 sene sonrası için yılda 40 milyon kişilik turizm hedefi koyduk. Bu geçmiş yıllarda yapılan ortalama harcamalarla 40 milyar TL’ lik turizm geliri demektir. Bu durumda; İstanbul’ da bir milyon (1.000.000) kişiye istihdam sağlanabilir, ayda -sadece turistlerden bir milyon kişiye ayda 3500 TL gelir kazandıran bir ekonomi oluşturulabilir. Günümüz Türkiye’ sinde işsizlik ve eşit olmayan gelir dağılımı için atılacak en büyük adım bu olabilir. Aynı istihdamı Türkiye’nin “en büyük” şirketi olan Tüpraş* ile sağlamak istersek tamı tamına 247 tane daha Tüpraş’ a ihtiyacımız var. İstanbul’u doğru şekilde hedefe odaklayarak bu başarılır. Bu girişimde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ önayak olması ise İstanbul’ a yakışır bir vaka olarak tarihe geçer. Dünya basını için basın bültenimiz hazır. “Burada bir zamanlar gemileri karadan yürütüp fetih, şimdi de ekonomiyi dardan kurtarıp devrim yaptılar…”
*Tüpraş’ ta 4050 kişi istihdam edilmektedir. Capital “En Büyük 1000” Eki, Kasım 2009

İç İletişim:
Tarihi yarımadayı boşaltmak ve sanayiyi şehrin dışına çıkarmak kolay bir iş değildir. Bunun için tek tek kişilerle iletişime geçilmeli, gördüğü günlerden geri kalmayacağı garanti edilmeli ve bu yatırımın geri dönüşünün nasıl olacağı paylaşılmalıdır. Şehrin tüm parçaları, belediye, valilik, ticaret ve sanayi odaları, üniversiteler, sivil toplum örgütleri, medya, sanatçılar, fikir liderleri aynı mesajı vermeliler ve mutabık olmalılar. İstanbullulara, öncelikle turizmin çocuğu için gelir kaynağı olacağı ve uzun vadeli bakması gerektiğini anlatılmalı. Yaşam koşulları düzeldikçe, şehre karşı hissedilen aidiyet zaten kendiliğinden yükselir. Bu aidiyet duygusu hem şehrin gelişimi hem de birlik ve beraberlik ile ortak hedefe kilitlenme motivasyonunu artırır. Turizmden güzel gelir elde ettiğinde halk bunu hızlıca anlayacaktır. Turizm hızlı geri dönüşü olan bir sektördür.
İstanbul Markası:
İstanbul bir markadır ve her marka hem ürünün kendisinin hem de algılarının yönetilmesi gerekir. Yukarıda sözü geçen iç iletişim ve yurtdışında İstanbul için yapacağımız iletişim bir İstanbul için yetiştirilecek marka yöneticileri ile yapılmalı, tüm adımlar planlanmalı ve hedefe uygun ilerlenmelidir.
İstanbul’ un birden çok sembolü vardır. Boğaziçi köprüsü, Kız Kulesi, Galata Kulesi, Ayasofya birer semboldür ancak bu kadar sembolün iletişimde kullanılması iletişimde istikrara ve teklik esasına ters düşmektedir. İstanbul markasının yöneticisi belki de İstanbullulara ilk bunu sormalı ve önümüzdeki 30 yıl o sembolü bütün iletişim kanallarında sabitlemelidir.
Eli yüzü düzgün bir şehir ve profil uzun vadede Türkiye markasını da çok güçlendirecektir. Sanayinin şehrin dışına çıkmasıyla daha eğitimli halk ve işgücü şehirde yerini alacak, gelir seviyesi doğrudan yükselecek, para ekonomide çarpan etkisi yaratacaktır. İstanbul marifetiyle Türkiye markasının güçlenmesi demek, Türkiye’ de ürettiğimiz her markanın değerinin artması demektir. Bunun ekonomide yaratacağı değer ise ölçülemeyecek kadar yüksektir.
Zamanında sanayi nedeniyle tercih sebebi olan İstanbul artık kültür, turizm, eğitim, finans, uluslar arası organizasyonlarla gündemde olmalıdır. Ayrıca İstanbul, örneğin Arçelik’ in Vestel ile rekabet ettiği gibi rekabet etmemekte, Türkiye’ de başka bir şehrin payından çalmamaktadır. Hatta mesela hafta sonu tatil şehri olarak konumlandırdığımız ve iletişime başlayan Bursa’ ya gidecek turist sayısını da artıracaktır.
2010 yılında İstanbul, Avrupa için kültür başkentliği yapıyor. 2010’ da objektifler İstanbul’ un üzerinde daha çok gezecek. Bu birçok anlamda büyük fırsat demektir. En önemlisi 2010, yeni İstanbul için bir milat olabilir.
Şimdi Napolyon’ un sözünü başka şekilde söyleme zamanı: Dünyada tek bir devlet yok ve başkent İstanbul değil. Namibya’ dan Fransa’ ya birçok şehir ve ülke ile rekabet halindeyiz. En şanslılarından biri olduğumuz halde, petrolü kuyuda bırakmakta ısrarcıyız. Şimdi İstanbul için odaklanma vakti: Sanayiyi şehrin dışına taşımaya, nitelikli turistlere, gelişmiş turizme, iç iletişime, uluslararası organizasyonlara, kültürel bütün aktivitelere, iyi yönetilen kent markasına odaklanma vakti. Saatler bu yeni vakti vuruyor, duyuyor musunuz?

