Markanıza Fiyat Koymak Kritik Bir İştir

Mart 6, 2011 2 yorum

Fiyat marka literatüründe en az konuşulan konulardan birisidir. İş dünyasında da -doğal olarak- pek sofistike amaçlara hizmet etmez. Genellikle patron malı üretir, maliyetleri çıkarır, giderleri tespit eder ve karını ekleyerek pazara sürer. Bu sıradan bir fiyatlandırma bakışıdır. Oysa ki fiyat, doğru kullanıldığında çok güçlü bir strateji enstrümanı olabilir. Öyledir de.

Fiyatın markalaşmada en önemli fonksiyonu, ürünün sınıfını, nereye ait olduğunu göstermektir. Yani fiyat aslında bir konumlandırma aracıdır. Hatta kimi zamanlar konumlandırmanın kendisi bile olabilmektedir. Premium mu (Gucci) bir marka yaratmak istiyoruz yoksa bir halk markası mı (C&A)?. Bu bildiğimiz tarafı. İşin bir de daha derinlerde algısal boyutu var.  Fiyat ile kalite arasında (duygusal fayda ve bağlardan arındırılmış şekilde düşünürsek) bir algısal oran var. Tıpkı bir uçağın hızı ile irtifası arasındaki ilişkiye benziyor. Belli bir hızın (kalite) üzerine çıktığınızda yükseliyorsunuz (fiyat). Value brand dediğimiz markalar bu dengeyi en iyi, daha doğrusu en orantılı kurmuş markalar. Kimi zaman ise asıl avantaj, katma değer,  bu bağı akıllıca,doğru şekilde koparmaktan geçiyor. Nasıl mı?

Aklıma gelen ilk örnek bir salgın dönemine ait. Kuş gribi patlak vermişti. Yumurtacılar biraraya geldi, önce yumurtanın ve tavuğun fiyatını düşürdüler, sonra bir dizi bildiri ve “güvenliğiniz için” önerileri yayınladılar, sonunda Uğur Dündar’ la anlaşıp krizi güvenilir bir kişi markanın (Uğur Dündar) marka vaadini (güven), tavuk-yumurtaya aktarıp “epeyce kayıp ve efordan  sonra” hasarı telafi edebilmişlerdi. Benim ilk düşündüğüm yol ise yumurtalara (ve de tavuklara) –güvenilir olduğuna tamamen emin olduklarıma- “kontrol edilmiştir” etiketi basıp, garantili olduğunu vurgulayıp, mevcut fiyatını 15 kuruştan 25-40 kuruş arasına çıkarmak oldu. Herkes yumurtasının “güvenilir” olduğunu söylüyordu ama bunun bedelini tüketiciden istemeyi unutmuşlardı. Bunu kimse yapmadı ama “biri” yapsaydı hem yumurtayı muhtemelen ömrü boyunca satamayacağı bir fiyata satacak hem de komik bir rakama ayrışacak hatta markalaşaktı. (premium bir yumurta markası olacaktı)

İkinci örneğim dışarıda yeme-içme pazarından. Carrefour’ ların yemek bölümlerinde Hacıoğlu lahmacun satıyor. Fiyatı 1 TL. Bu kadar düşük fiyata nasıl lahmacun sattıklarını anlayamadım. Sizi bilmem ama ben bu fiyata lahmacun yemem. Geçenlerde arkadaşlarımla gittiğimizde içimizden biri Hacıoğlu lahmacun yiyelim demişti. Ben fiyatı görünce “bu fiyata lahmacun yeme fikri” bizi biraz kıllandırdı ve geri döndük. Hacıoğlu! nun lahmacunu eminim oldukça sağlıklıdır ancak benim bu şekilde düşünebilmem için bu düşük fiyatın gerekçesini açıklamaları çok isabetli bir strateji olacaktı. (Otomatik fırın kullanıyorlar) “Biz otomatik fırın kullanıp enerjiden ve usta maliyetinden sizi kurtardı, her canı isteyen 1 TL’ ye lahmacun yiyebilsin diye” deselerdi bence iş bitmişti.

Birkaç tane de  doğru uygulama örneği vereyim.

 

İKEA: Uygun fiyatlı çünkü, sen taşıyorsun,sen kuruyorsun

PEGASUS: Uygun çünkü uçuşta bedavaya yiyecek, içecek yok .(Pegasus bu gerekçesini açıklamasa bence bugünkü başarısını yakalayamazdı.)

DELL: Uygun fiyatlı çünkü bilgisayarlarımızı internet üzerinden dağıtıyoruz.

LCW: Uygun fiyatlı çünkü TV reklamı yapmıyoruz, reklama ayıracağımız bütçeyi kısıp, size indirim olarak sunuyoruz.

Ah yapsalar ne şık olur diyeceklerimden örnekler vermek gerekirse: (Tasarruf modellerini ben icat ediyorum, gerçeğe dayanmıyor)

REGAL: Uygun çünkü “aklını seveyim” değil, uygun çünkü “kendimize ait showroom yok, dağıtım maliyetimiz düşük”

COLLEZİONE: Uygun çünkü tasarımımızı tek merkezden yapıyor ve tüm dünyada aynı modelleri çıkıyoruz. (Tasarımdan tasarruf)

HALK MARGARİN: Uygun çünkü halkçıyız, halk için varız. (Mesela bir sendikanın ürettiği marka olarak çıksa bence harika olur) (Kardan tasarruf)

 

Sonuç olarak: Düşük bir fiyatınız varsa bunun neden kaynaklandığını anlatmak, “en az” neden yüksek fiyat istediğinizi anlatmak kadar önemlidir  Demek ki fiyata dayalı bir konumlandırmamız varsa düşükse neden bu kadar düşük, yüksekse neye karşılık bu kadar yüksek fiyat istediğimizi altını çize çize anlatmalıyız. Dün altını çizdiğimiz şeylerin bugün üstünü çizmemek koşuluyla…

 

Categories: Uncategorized

Sektöre Anadolu Çocuğu Lazım

Ekim 3, 2010 Yorum yapın

Efendim, iki sene evveline kadar Türk kahvesi içemezdim. Zorla üç-beş fincanı ekşi bir suratla bitirmişimdir. Annem “Sana kız vermezler” diye tehdit eder, babam takım elbise giyeyim diye türlü ikna yolları denerdi. Limonatayı sıkıcı bulurdum, hiç yelek giymemiştim, köstekli saate merakım yoktu.

 

 

 

İnsan kendisine benzeyeni sever. İletişimde hedef kitle ile yakınlık kurabilmek bu nedenle önemlidir. Bir yıl evvel Türkiye sinema-dizi yapımcılarının yerel kültürü, aile sıcaklığını nasıl yakaladığını yazmıştım. (En son “Türk Malı” dizisi bu işi Nirvana’ ya taşıdı) Bu filmlerin sayısının artacağı, pazarda “yerli” yapım ve dokunuşların ağırlığının artacağını tahmin ediyordum. İki hafta evvel vizyona giren Hollywood filmlerinden bir kaçına gitme şansım oldu. Salonların %90’ ı boştu. Sinema ve müzik sektörleri geleceğe ilişkin ciddi ipuçları veriyor, bu dönüşümden çok fırsat doğacak yazmıştım. Bu gerçeği, Türkiye’ yi anlamak için en iyi fırsatlardan birini sunan askerlik sırasında, 2008′ de fark ettim.

 

 

 

Siyasi liderler çok güçlü (kişi) markalardır. Büyük kitleleri meydanlara toplarlar, onları temsil ederler. Türkiye’ de neyin ne kadar çalıştığını anlamak için liderlerimizin kişiliklerini ve tavırlarını anlamak önemlidir.  Bülent Ecevit’ e “Karaoğlan”, Süleyman Demirel’e “Baba” dedik, Turgut Özal literatürümüze, yaptığı girişimin karlılığını basitçe anlatmak için “Bir koyup üç alacağız” diyerek girdi, Recep Tayyip Erdoğan şiir okudu, doğrudan halk diliyle konuştu. Ben üç ortak payda buldum: Basitlik, samimiyet ve yakınlık (halk ile benzerlik) başarıda büyük rol oynadı.

 

 

 

 

Yazdıklarımı hızlı tüketime taşımaya çalışayım. Gıdada Knorr yöresel tatlarla sağlam bir giriş yaptı, Peyman çekirdeği keşfetti (C SES cips), Eti Hoşbeş ile gofreti tekrar gündeme getirdi. Benzerini limonatada Uludağ ve Doğanay (şaka şaka :) ), Simitte Simit Sarayı, giyimde LCW yaptı. Listeyi daha uzatabilirim, fırsat gördüğüm diğer alanları ayrıca yazabilirim. Ama ben özellikle global kişisel bakım ve deterjancıların yaptıklarını çekiştirmek istiyorum.

 

 

 

Araştırmalarda ülkemizde azınlık bir grup bıyıksız Türk’ ün dişlerini fırçaladığı söyleniyordu. Diş macunu reklamlarında neden hakiki bir Türk ailesi oynamaz? dizilerdeki sıcaklığı bulsak bu pazar büyümez mi? Alışkanlık kazandırılmaz mı? Bence olur. Dünya (kadar paraya) (markalarına) sahip bu şirketlerin reklam filmlerinin hala merkezden gelmesine veya Amerikanca çekilmesine gerçekten şaşıyorum.

 

Dettol, Activex, Lifebuoy hayatımıza girmeye çalışıyor. Ama nereden? Ariel şu bilgin ağzını yıllardır bırakamadı. Prozim-x7 SLX. (Tüyo: Bunları artık pek yemiyorlar.) Zirvede ise şu var: “Arabası göle uçmuş” (Head&Shoulders) Pes artık. Anadolu çocuğu olarak globallere tüyo vermekle muradım, durumu gelinime anlatmak.

 

Böylesi yorumlar yapınca bana zaman zaman, işte tam bir “Anadolu Çocuğu” diyorlar. Anadolu çocuğu olduğum doğrudur ama yukarıda söylediklerimle “geleneksel olmak” arasında  çok mühim bir fark var. Bana inanmazsınız belki diyerek finali Pedro’ ya (Almodovar) bırakıyorum. (Filmleriniz neden İspanyolca? sorusu üzerine:)

“Ben İspanyolum. Dilime, kökenime saygılıyım. Ayrıca dil dışında kültür değişiklikleri de tehlike yaratabilir. Filmlerime İspanya tamamen zenginlik katıyor. O ayrıntıları başka nerde bulabilirim?”

Not: İki senedir severek Türk kahvesi içmeye, üzerimde yelek denemeleri yapmaya başladım. Köstekli saati olan var mı? Konyalı?

İstanbul İçin Odaklanma Vakti

Temmuz 13, 2010 1 yorum

İstanbul İçin Odaklanma Vakti

Kültür Yeni Çağın Petrolüdür.

İletişim ve ulaşım araçları olan televizyon, radyo, telefon, bilgisayar, internet, uçak ve otomobil yeni bir dünya yarattı. Son 10 yılda dünyada ekonomik ve sosyal alanda devrimler gerçekleşti. Bilgi her yerden ulaşılabilir, insanlar her yere ulaşabilir hale geldi. Bir taraftan krizler gündemde iken, diğer taraftan dünyanın mal varlığı, nesilden nesle, kümülatif olarak artmaya devam etti. Dijital dünyada her şeyin hızlı ifşası, yenilik ve farklılık arama ihtiyacını güçlendirdi.

Önce Amerika’ nın gücünü keşfettiği kitle iletişimi ve sonucunda dünyaya sattığı kültürü zamanla herkes keşfetti. Temel motivasyon sadece kültürle harmanlanmış, kültürün sonucu ortaya çıkan ürünler olan hamburgerler, Bollywoodlar, Swatchlar, İkealar vs. satın almak değil, ayrıca artan gelirleriyle sınırlı ömürlerde tüm dünyayı (hatta uzayı) keşfetmek oldu. Farklı yerleri görüp, farklı insanlarla zaman geçirmek ve kültürün ihracatı böylelikle ivme kazandı.

Hikaye ve bu hikayeyi gün ışığına çıkaran tarih ve kültür işlendiği zaman eşsiz şeyler olabiliyordu. Bu gayretle bütün dünya ülkeleri “neyimiz vardı bir bakalım” dediler ve bir çöl ve dağın oluşturduğu Afrika ülkesi olan Namibya* dahil dünyadan birçok ülke bu kültür satışından pay almak için harekete geçti.

*Namibya’ nın ilan çalışmaları

İstanbul

İstanbul çağlar boyunca farklı uygarlık ve kültürlere ev sahipliği yaptı, yüzyıllar boyu çeşitli din, dil ve ırktan insanların bir arada yaşadığı kozmopolit ve metropolit yapısını korudu ve tarihsel süreçte eşsiz bir mozaik halini aldı. “Kültür”, bin yıllar boyunca toprağın altında oluşan ve biriken “petrol” gibi toprağın üzerinde irikti, dile, mekâna, dine ve geleneğe dönüştü.

İstanbul uzun zaman dilimleri boyunca birçok alanda merkez olmayı başaran dünyadaki ender yerleşim yerlerinden biridir. Napolyon’ un bir zamanlar dediği gibi “Dünya tek bir devlet olsa, başkent İstanbul olurdu”

Dünyanın en eski şehirlerinden biri olan İstanbul’un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmıştır. 330 – 395 yılları arasında Roma İmparatorluğu, 395 – 1204 ile 1261 – 1453 yılları arasında Doğu Roma İmparatorluğu, 1204 – 1261 arasında Latin İmparatorluğu ve son olarak 1453 – 1922 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmıştır.

Böylesine eşsiz ve görkemli bir geçmişe sahip İstanbul’ un cumhuriyet döneminden sonra yaşadığı olumsuz değişim ise sanayinin İstanbul’ da kurulmasıyla başlar. Şehrin o dönem “kenarı” dediğimiz yerleri bu hızlı büyüme döneminde içeride kaldı, şehrin en güzel bu yerlerinde atölyeler kuruldu, fabrikalar açıldı. O zamanın aklı ile yapılan iş doğruydu çünkü sanayinin katma değeri yüksekti ve şehrin ve ekonominin bu şekilde gelişeceğini kimse –normal olarak- öngörememişti. Hal böyle olunca taşı toprağı altın oldu, kartopu gibi gelişen şehir, köylerden ve diğer kentlerden aldığı göç ile GDO’ lu bir meyve gibi hızlı ve sağlıksız büyüdü.

Bu sağlıksız gelişim birçok alanda tahribat yarattı. Şehir sanayinin yanında finansın, sporun, sağlığın, basının, sanatın ve sayamadığımız başka birçok şeyin merkezi haline geldi. Çeşitlilik olarak adlandırılamayacak bir karmaşa ve keşmekeşlik hakim oldu. Bu trafikte olduğu kadar, sosyal olarak da, iktisadi olarak da sıkışmaya sebep oldu. Bütün bu karmaşanın nedeni olan İstanbul sanayisi acaba etrafındaki diğer bütün sektörlere ve iş alanlarına zarar veriyor olabilir mi? Yoksa İstanbul için farklı şeyler mi söylemek gerekiyor?

Dünyada Turizm Yükselişte:

1990 yılından bu güne turizm aralıksız bir büyüme gerçekleştirdi. 2000 yılında yayınlanan rapora göre, dünyadaki gayrisafi yurt içi hasılanın %11.7’ si doğrudan veya dolaylı turizm vasıtasıyla üretildi.(1)

2004 yılında yayınlanan bir başka bilimsel yayında ise, turizmin petrol, otomotiv, elektronik eşya gibi sektörlerinin önünde, 200 milyon iş ile, istihdam yaratmada 1. sırada olduğu görülüyor(2)

(1) Travel and Tourism Council (2003)‘Corporate social leadership in travel and tourism’

(2) Baines, A. (1998) ‘Technology and tourism’, Work Study, Vol. 47, No. 5, pp. 160–163.

Cari açığı kapatma konusunda da turizm şüphesiz bir çok sektöre göre avantajlıdır. Zira turizmde neredeyse tamamıyla yerli emek ve sermaye kullanılıyor. Bu anlamda turizmden kazanan bütün kişiler doğrudan  yerli girdilerle ihracat yapıyor diye düşünebiliriz. Diğer bir husus ise gelirin dağılımı. Turist hareket halinde olduğundan ve yaşamın içine girdiğinden turizm, doğrudan şehrin ticarethanelerine iyi dağılmış bir gelir bırakmaktadır.

Türkiye İçin En Büyük Sosyal Sorumluluk: İstihdam Yaratmak

Türkiye için şu anda en büyük sosyal sorumluluk “istihdam yaratmaktır”. Tarihi yarımada, ne memleket ne kendi adına neredeyse hiçbir katma değer üretmeyen ticarethanelerle dolmuş durumdadır. Eski atölyelerinin, plastikçilerinin, kırtasiyelerin, Doğubank, Laleli esnafının bu alandan tasfiye edilmesi (veya onlarında turizm işletmeciliğine evrilmesi) ile yapılacak bir turizm projesi ve bunun iletişiminin yapılması Türkiye’ yi bambaşka yerlere taşır.  Aslında şöyle bakmak daha ikna edici olabilir. Sanayiyi, başka bir şehre kaydırabiliriz ancak kültürü taşımamız (şu an için) mümkün görünmemektedir.

Tarihi Yarımada: Dünyanın ilk Turizm Yarımadası

Tarihi yarımadayı iş hayatına ve iş trafiğine kapattık, yerine kültürün solunacağı, yerli-yabancı turistin halka karışacağı, güvenliği tam, rahatça gezilecek, alışveriş edilecek, eğlenilecek tam bir “turizm yarımadası” yarattık. Bunun iletişimini tüm dünyaya ile yaptık ve 5 sene sonrası için yılda 40 milyon kişilik turizm hedefi koyduk. Bu geçmiş yıllarda yapılan ortalama harcamalarla 40 milyar TL’ lik turizm geliri demektir. Bu durumda; İstanbul’ da  bir milyon (1.000.000) kişiye istihdam sağlanabilir, ayda -sadece turistlerden bir milyon kişiye ayda 3500 TL gelir kazandıran bir ekonomi oluşturulabilir. Günümüz Türkiye’ sinde işsizlik ve eşit olmayan gelir dağılımı için atılacak en büyük adım bu olabilir. Aynı istihdamı Türkiye’nin “en büyük” şirketi olan Tüpraş* ile sağlamak istersek tamı tamına 247 tane daha Tüpraş’ a ihtiyacımız var. İstanbul’u doğru şekilde hedefe odaklayarak bu başarılır. Bu girişimde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ önayak olması ise İstanbul’ a yakışır bir vaka olarak tarihe geçer.  Dünya basını için basın bültenimiz hazır. “Burada bir zamanlar gemileri karadan yürütüp fetih, şimdi de ekonomiyi dardan kurtarıp devrim yaptılar…”

*Tüpraş’ ta 4050 kişi istihdam edilmektedir. Capital “En Büyük 1000” Eki, Kasım 2009


İç İletişim:

Tarihi yarımadayı boşaltmak ve sanayiyi şehrin dışına çıkarmak kolay bir iş değildir. Bunun için tek tek kişilerle iletişime geçilmeli, gördüğü günlerden geri kalmayacağı garanti edilmeli ve bu yatırımın geri dönüşünün nasıl olacağı paylaşılmalıdır. Şehrin tüm parçaları, belediye, valilik, ticaret ve sanayi odaları, üniversiteler, sivil toplum örgütleri, medya, sanatçılar, fikir liderleri aynı mesajı vermeliler ve mutabık olmalılar. İstanbullulara, öncelikle turizmin çocuğu için gelir kaynağı olacağı ve uzun vadeli bakması gerektiğini anlatılmalı. Yaşam koşulları düzeldikçe, şehre karşı hissedilen aidiyet zaten kendiliğinden yükselir. Bu aidiyet duygusu hem şehrin gelişimi hem de birlik ve beraberlik ile ortak hedefe kilitlenme motivasyonunu artırır. Turizmden güzel gelir elde ettiğinde halk bunu hızlıca anlayacaktır. Turizm hızlı geri dönüşü olan bir sektördür.

İstanbul Markası:

İstanbul bir markadır ve her marka hem ürünün kendisinin hem de algılarının yönetilmesi gerekir.  Yukarıda sözü geçen iç iletişim ve yurtdışında İstanbul için yapacağımız iletişim bir İstanbul için yetiştirilecek marka yöneticileri ile yapılmalı, tüm adımlar planlanmalı ve hedefe uygun ilerlenmelidir.

İstanbul’ un birden çok sembolü vardır. Boğaziçi köprüsü, Kız Kulesi, Galata Kulesi, Ayasofya birer semboldür ancak bu kadar sembolün iletişimde kullanılması iletişimde istikrara ve teklik esasına ters düşmektedir. İstanbul markasının yöneticisi belki de İstanbullulara ilk bunu sormalı ve önümüzdeki 30 yıl o sembolü bütün iletişim kanallarında sabitlemelidir.

Eli yüzü düzgün bir şehir ve profil uzun vadede Türkiye markasını da çok güçlendirecektir. Sanayinin şehrin dışına çıkmasıyla daha eğitimli halk ve işgücü şehirde yerini alacak, gelir seviyesi doğrudan yükselecek, para ekonomide çarpan etkisi yaratacaktır. İstanbul marifetiyle Türkiye markasının güçlenmesi demek, Türkiye’ de ürettiğimiz her markanın değerinin artması demektir. Bunun ekonomide yaratacağı değer ise ölçülemeyecek kadar yüksektir.

Zamanında sanayi nedeniyle tercih sebebi olan İstanbul artık kültür, turizm, eğitim, finans, uluslar arası organizasyonlarla gündemde olmalıdır. Ayrıca İstanbul, örneğin Arçelik’ in Vestel ile rekabet ettiği gibi rekabet etmemekte,  Türkiye’ de başka bir şehrin payından çalmamaktadır. Hatta mesela hafta sonu tatil şehri olarak konumlandırdığımız ve iletişime başlayan Bursa’ ya gidecek turist sayısını da artıracaktır.

2010 yılında İstanbul, Avrupa için kültür başkentliği yapıyor. 2010’ da objektifler İstanbul’ un üzerinde daha çok gezecek. Bu birçok anlamda büyük fırsat demektir. En önemlisi 2010, yeni İstanbul için bir milat olabilir.

Şimdi Napolyon’ un sözünü başka şekilde söyleme zamanı: Dünyada tek bir devlet yok ve başkent İstanbul değil. Namibya’ dan Fransa’ ya birçok şehir ve ülke ile rekabet halindeyiz. En şanslılarından biri olduğumuz halde, petrolü kuyuda bırakmakta ısrarcıyız. Şimdi İstanbul için odaklanma vakti: Sanayiyi şehrin dışına taşımaya, nitelikli turistlere, gelişmiş turizme, iç iletişime, uluslararası organizasyonlara, kültürel bütün aktivitelere, iyi yönetilen kent markasına odaklanma vakti.  Saatler bu yeni vakti vuruyor, duyuyor musunuz?

Bağdat Baharat’ a Bir Öneri

Haziran 22, 2010 Yorum yapın

Bağdat denilince aklımıza ne geliyor? Şu anda maalesef bombalar, işgaller, acılar, ölümler. Marka hakkında konuşurken ilk olarak nereden başladığımızı biliyoruz. Marka zihinlerde elde edilen bir pozisyona, çağrışıma yaslanır. Peki adı Bağdat olan ve de pazarda bilinirliği kayda değer (adı değiştirilemeyecek kadar ) yerleşmiş bir baharat markasına nasıl bir marka stratejisi önerirdiniz? “Hayata tad kat” (insanların onlarla öldüğü dönemde) der misiniz? Şu an Bağdat baharatları bunu söylüyor. Bana sorarsanız –yukarıda sayılanları göz önüne aldığımızda- günümüz kötü çağrışımlarını bastırıp ortadan kaldıracak, daha derinlerde/köklü bir değer aramayı tercih ederdim. Şöyle;



Hayatımızın  tadları, baharatlar çok eskilere yaslanan birikimin, denemelerin-yanılmaların, girdilerin  çıktısıdır (output).  Baharatlar, tadlar, soslar yıllar içerisinde birikerek hayatımıza anlam katmakta ve bizi zenginleştirmektedir. Bu nedenle adı “Bağdat” olan bir baharat markası için bu güçlü geçmiş iletişimle işlenmelidir. Pastırmanın at sırtında giderken oluştuğu miti veya çayın Çin’ li hükümdar Sheng-Nung zamanında şans eseri bulunması gibi hikâyeler hali hazırda zihinlerde bulunan hazinelerdir. Baharat yolu da aynı şekilde baharat ile ilgili olarak akla gelebilecek en güçlü çağrışımlardandır. Baharat yolu Bağdat’ tan geçiyorsa ve bu yol üzerinde baharat önemli bir ticari meta olduysa iletişime taşınacak bundan daha güçlü bir çağrışım biraz zor bulunur.

Hazır çağrışımlar zihinlerde iken bunları yönlendirmek, yenilerini yaratmaktan daha kolaydır. Reklamcılık da zaten özünde, zihindeki bağlantılar üzerinde spekülatif hamlelerin ne kadar iyi yapıldığıyla alakalıdır.

Haber Türk Ellerim Temiz Peki Ya Zihnim?

Haziran 1, 2010 Yorum yapın

image

Gazete kağıtları ellerimde siyah boya bıraktığı için bir süredir fiyatı 1 TL olmasına rağmen Haber Türk okuyor ve bu yeniliğin gazete için oldukça iyi bir atak olduğunu düşünüyordum. Düşüncem hala değişmedi ama bir reklam çekmişler ki akıllara zarar. Billur Kaya reklamın başında önce hassas bir ev kadınını oynuyor. Öncelikle ev kadınlarının ne kadar gazete okuduğunu bir düşünelim. Hadi bunu geçelim, Türk malı dizisindeki rolüne gönderme yapan ve geleneksel Türk tipi kadınını canlandıran Abiye rolü gazetenin profilini de uygun düşmüyor. Reklamın sonunda geçen “O havadaki toz mu?” lafı ise tam bir obsesif kompulsif tanısı konmuş kişi cümlesidir. Bu damgayı yememek için bile Haber Türk’ ten uzak dururum. Ne gerek vardı psikolojk bozukluk derecesinde işi abartmaya? Okuyor musun bu satırları Haber Türk?

Ortadoğu’ da Markalaşma Zamanı (Kritik 10 Nokta)

Mayıs 25, 2010 Yorum yapın

İlk göz ağrısı olmak sadece aşkta değil, pazarlamada da ele geçirilebilecek en sağlam pozisyonlardan birisidir. İlklerin unutulduğuna pek rastlanmaz. İlk sevgilisini veya ilkokul öğretmenini hatırlamayan var mı? Bu ilişki, markalar ile tüketiciler arasında da tam da böyledir. Pazarda ilk olmanın yolu ise kolayca tahmin edilebileceği gibi ilk olunabilecek (bakir) pazarları izlemektir.

Son dönemde kimi ülkelerinden vizelerin kaldırılmasıyla popülerliği artan ve daha da artacak olan Ortadoğu pazarı kollarını açmış, birçok kategoride ilk aşklarını beklemektedir. Petrol zengini bu ülkelerin üzerindeki siyasal-rejim baskıları ve riskler azalır azalmaz bu pazarlarda çok daha hızlı bir büyüme gerçekleşmesi beklenmektedir. Genç nüfusları, hızlı nüfus artışı, tüketim potansiyelleriyle bu ülkeler favori durumuna geldiler ve geliyorlar.

Kişi başında düşen gelirleri 3 bin$ ile 120 bin$ arasında değişen bu ülkelerin her biri için bir çok farklı analiz yapılabilir, her markalaya özgü strateji geliştirilebilir. Ancak din, gelenek, iklim ve petrolün ortak payda olarak alınabileceği bu ülkelere yönelik toplu çıkarımlar, büyük resmi çizmek için faydalı olabilir. Peki, Türkiye’ den bu pazarlara gidecek markalarımıza ve profesyonellerimize yardımcı olacak bu ortak çıkarımlar nelerdir bir bakalım:

1.İlk olmak önemlidir: İlk olmak sadece bu bölgelere gidip mal satmak demek değildir, iletişimi ilk yapmakla ilgilidir, tüketici zihninde ilk olmaktır. Gücü olan tüm markalarımızın Ortadoğu’ da doğru mecraları bularak iletişim (reklam) yapmaları durumunda karşılığını misli ile alırlar. Birçok kategoride Amerikalılar ve Avrupalılar henüz pazara girmemiş durumdalar ve Türkiye imajı dünyadaki ortalamasından oldukça yukarıda. Tüm markalarımızın müdürleri, yatırımcılar bu ülkeleri en azından bir kez görmeli.

2. Bilgi azdır, olanı da ihtiyat gerektirir: Kimi pazar raporlarını bulabilir veya istatistik kurumlarından bilgi temin edebilirsiniz. Bu raporlara karşı ihtiyatlı davranmanız yerinde olacaktır. Bu ülkelerde, sanıyorum ki eski inanca paralel, parayı saymak ve ölçüm yapmak bereketi azaltmaktadır. Nüfus, konut sayısı gibi çok temel kategori bilgilerinden kendi pazarınızı ölçmeye çalışın.

3.Zaman algısı esnektir: Doğu’ da zaman az dilimlenmiş ve esnektir. Avrupa’ da olduğu gibi ince dilimlere bölmeye çalışırsanız kırılabilir.  Hindistan’da çalıştığım günlerde, iş geliştirme müdürüm, zaman dilimini anlatan IST (Indian Standart Time) kısaltmasının, aslında Hintlilerce “Indian Stretchable Time” a dönüştürüldüğünü söylediğinde geç de olsa her işim için neden çok beklediğimi anlamıştım. Bunu Ortadoğu için de rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu nedenle “nasıl olsa e-posta attım” demeyin, cevap alamayıp bir hafta denilen iş bir ay sürerse şaşırmayın, telefonu daha sık kullanın ve işlere planladığınızdan çok önce başlayın.

4.Çevresel riskler vardır: Bağdat (şu an dünyada en tehlikeli yerlerden) ve Kudüs dünyanın en fazla işgal edilmiş iki bölgesidir. Mısır İmparatorluğundan günümüze (5000 yıl), bu iki bölge bu coğrafya üzerine kurulan “her” imparatorlukta-devlette el değiştirmiştir. Evet, Ortadoğu’ da savaş riski vardır ancak diğer taraftan bomboş bir pazar orada yatmaktadır.  Avrupa’ da ise oldukça garantili bir ticaret yapılabilirsiniz ancak markalaşma anlamında artık tüm kaleler kuşatılmıştır ve iletişim (reklam) yatırımınızın karşılığını ne kadar alacağınız tartışmaya açıktır. Hangi riski tercih edeceğiniz de size kalmış.

5. Altyapı zayıftır: Müteahhitlerimiz bu coğrafyada bir taraftan oldukça başarılı şekilde altyapı çalışmalarını sürdürüp, marka olma yolunda ilerlerken, telekomünikasyon gibi diğer temel taraflarda açıklar hala mevcuttur. Örneğin internet her yerde ulaşılabilir değildir. Türkiye’ den her arayan size anında ulaşamayabilir. İş yapma biçimi henüz online kataloglardan ürünü beğenip, internet üzerinden sipariş geçme noktasına gelmemiştir. Numunelerle, görerek, anlayarak, hissederek seçim yapma hakim yoldur ve bir süre daha böyle gidecek gibi görünmektedir. O nedenle iletişimi daha basit yöntemlerle kurmaya çalışmak şu aşamada daha sağlıklı yürümektedir.

6.Bankacılık yolun başındadır: Tüm ülkeler için genellenmesi zor olsa da, Ortadoğu’ da bankacılık sistemi henüz Avrupa seviyesine yaklaşamamıştır. Bu nedenle operasyonlara başlamadan evvel akreditif gibi seçenekleri tekrar gözden geçirmekte fayda var. Güven üzerine ticaret veya peşin çalışma sık görülmektedir ancak işimizi sağlama almadan ticaret yapılmayacağını eminim zaten iyi bilirsiniz.

7.Kalifiye Eleman Azdır. Eğer işiniz montaj (installation), inşaat gibi ustalık gerektiren bir alanda ise, gidip yerinde elemanları eğitmek, elemanları buradan götürmek veya oradan getireceğiniz kişileri burada bir süre eğitmek durumunda kalabilirsiniz. Ortadoğu’ nun yeniden inşa edildiğini ve bunu yavaş yavaş öğrendiğini unutmadan, sabırla çalışmak ve eleman yetiştirmek herkese fayda sağlar. Entelektüel meslekler (reklamcılık, gazetecilik, program yapımı, PR, marka danışmanlığı gibi ) henüz gelişiminin başındalar, bu konuda yerel kişilerle işbirliği yapılabilir ama işin tamamen devredilmesi tavsiye edilmez.

8.Yerel kişiler işi çok kolaylaştırır: Tahmin edeceğiniz gibi Ortadoğu’nun kendine özgü kültürel kodları vardır. Bunlar Türkiye’ nin doğu illerine benzerlik göstermektedir. Ataerkil olmak, çok para kazanmanın (karı ençoklamanın) ayıp sayılması, şark kurnazlığı, aile ve özel hayatın mahremiyeti, kişisel ilişkilerle iş halletme alışanlığını ilk elde sayabiliriz. Bu hal elbette iletişime ve iş kültürüne de yansıyor. Bütün bunlarla tek başınıza mücadele etmek zor olabilir, yerel kişiler sizin doğruluk katsayınızı ve hızınızı onlarca kat artırabilir. Hem maliyeti de buradan yönlendireceğiniz bir elemana oranla çok daha düşük olacaktır.

9.Samimiyet her yerde kazanır. Ortadoğu’ da daha çok kazanır. Kalkanlarınızı indirdiğinize ve insanlara tepeden bakmadığınıza eminseniz, bu size fazlasıyla döner. Hatta böylelikle güvenlik sorunlarınızı çok büyük ölçüde çözmüş olacağınızı bile iddia edebilirim.

10.Ortadoğu sondan bir önceki fırsattır. Serbest piyasa ekonomisinden evvel dünyada tüm ekonomiler, -mesleklerin ve zenginliğin babadan oğula geçtiği- gelenek temelli veya -kast sisteminde olduğu gibi- din temelli idi. Serbest piyasa ekonomisi ise tüm dünyada büyük ölçüde gelenek veya dine yaslanmış ekonomiyi ortadan kaldırdı. Serbest piyasa ekonomisinin tam anlamıyla hâkim ol(a)madığı önce Ortadoğu ve sonrasında Afrika pazarı da önümüzdeki dönemde bu geçişi yaşayacaklar. Bu geçiş sırasında Türkiye’ nin kendi markalarını o coğrafyada yıldız yapacağı ve pazar hâkimiyeti kuracağı bir zaman bulunuyor. Türk markaları olarak, bu zamanı ve boşluğu, bugünden itibaren aksiyona geçmek için iyi gözlemeli ve yanı başımızdaki bu fırsatı doğru kullanmalıyız.

Basında Anglosakson Rüzgarı

Mart 2, 2010 Yorum yapın

Tabloya bakınca herhalde topu çok çevirmeye ihtiyaç kalmıyor. Yine de marka stratejisti olarak birkaç laf etmem gerekir. Genel pozisyonları tek tek incelemek uzun sürer ama pazarı bölümleme kriterlerini şöyle özetleyebilirim: Evrensellik-yerellik,  gök cisimleri ve hareketleri sonucu oluşan kavramlar (Güneşe, ateşe tapan insanlardan, günlerin değişiminden gelmiş olabilir) ve klasik sağ-sol bölümlemesi gibi üç temel pozisyon görünüyor. (Tematik gazeteleri tabloma almadım) (Son üç gazetemizi dikkat) Bu pozisyonlar etrafında Türk ve Anglosakson basınına sunacağım alternatiflerim şöyle:

1. The Argus’ a karşılık gelecek, ateşli tartışmaların döndüğü, muhaliflerin aynı gazete yazdığı bir basın markası

2. Gök cisimleri serisine eklenmek üzere milliyetçi cepheye ateşli bir marka: “Ay-Yıldız” (Mayo’ dan telif)

3. Anglosaksonlara bizlerden hediye güzel bir marka ismi: The Radical

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.